HUKUKİ YAZILAR
Tasarrufun İptali Davalarında Dördüncü Kişi
Tasarrufun iptali davasında, davalılar arasında olabilecek bir diğer kişi de dördüncü kişidir. Dördüncü kişi, borçlu ile dava konusu tasarruf işleminin yapan üçüncü kişi ile işlem yapan kişi konumundadır. İcra İflas Kanunu madde 282’ye göre : ‘‘İcra ve iflas Kanununun 11 inci babındaki iptal davaları borçlu ve borçlu ile hukuki muamelede bulunan veya borçlu tarafından kendilerine ödeme yapılan kimseler ile bunların mirasçıları aleyhine açılır. Bunlardan başka, kötü niyet sahibi üçüncü şahıslar aleyhine de iptal davası açılabilir. İptal davası iyi niyetli üçüncü şahısların haklarını ihlal etmez.’’
Kanun maddesinde sözü edilen üçüncü kişi, borçlunun lehine tasarruf işlemi yaptığı kişinin lehine tasarruf işlemi yaptığı bir diğer kişidir. Anlaşılacağı üzere dördüncü kişinin davalı konumunda olması, tasarrufun iptaline konu iki işlem bulunduğunu göstermektedir.
Dördüncü kişilerin davalı olabilmesinin temel şartı, dördüncü kişinin kötü niyetli olmasıdır. Kötü niyet iddiası davacı tarafından ileri sürülen bir iddiadır ve bu iddianın davacı tarafından ispat edilmesi gerekmektedir. Dördüncü kişinin davalı sıfatına haiz olabilmesi için iptale konu işlemlerde ivazlar arasındaki bedel farkı olması tek başına yeterli olmayıp kötü niyetli olduğunun ayrıca ispat edilmesi gerekmektedir. Yargıtay, vermiş olduğu bir kararında : ‘‘…İİK’nın 283/II maddesine göre de iptal davası, üçüncü şahsın elinden çıkarmış olduğu mallar yerine geçen değere taalluk ediyorsa, bu değerler nispetinde üçüncü şahıs nakden tazmine (davacının alacağından fazla olmamak üzere) mahkûm edilmesi gerekir. Bu ihtimalde 3. kişinin sorumlu olduğu miktar, elden çıkarılan malın o tarihteki gerçek değeridir. Bir başka anlatımla dava ve tasarrufa konu malı elinde bulunduran şahsın kötü niyetli olduğunun kanıtlanamaması halinde dava tümden reddedilmeyip borçlu ile tasarrufta bulunan şahıs tasarrufa konu malı elinden çıkardıkları tarihteki gerçek değeri oranında ve alacak miktarı ile sınırlı olarak tazminata mahkum edilmeleri gerekir. Bu halde dördüncü kişi yönünden bedel farkı yeterli olmayıp kötü niyetinin somut delillerle ispatlanması gerekir.’’ şeklinde ifade etmiştir.
İptali istenen tasarrufa konu malvarlığının dördüncü kişiye devredildiği halde alacaklının seçimlik hakkı bulunmaktadır. Bu seçim hakkı, mahkeme tarafından davacıya hatırlatılmalıdır. Taraf teşkili sağlamak amacıyla mahkemece yargılamanın her anında gözetilmelidir. Alacaklının seçimlik hakkı, dördüncü kişiyi dahil etme veya açmış olduğu iptal davasını bedele dönüştürmeye yönelik bir haktır. Yargıtay’ın bazı kararlarında davacıya, davalı olarak bulunmayan dördüncü kişi hakkında dava açması için süre verilmesi ve her iki dosyanın birleştirilmesi kanaati görülmektedir. Uyar’a göre pratik olmayan bu çözüm uygulamada da tercih edilmemektedir.
İptal davasına konu malvarlığını, borçludan satın alan üçüncü kişinin dördüncü kişiye, dördüncü kişinin beşinci kişiye devretmesi, beşinci kişinin de tekrar dördüncü kişiye devretmesi durumunda, beşinci kişinin de devir silsilesi içerisinde tasarrufun iptali davasında davalı sıfatında olması gerekmektedir.
İİK 282/son’da, iyi niyetli üçüncü şahısların haklarının iptal davası nedeniyle ihlal edilmeyeceği ifade edilmiştir. Bir başka deyişle lehine tasarrufta bulunulan kimse, tasarrufun iptal konusu olduğunu bilmeksizin ya da bilebilecek konumda olmaksızın malvarlığını devralmışsa bu kişinin iyi niyetli olmasından ötürü kendisine husumet yöneltilmeyecektir. Doktrindeki bir görüşe göre alacaklı, iyi niyetli dördüncü kişiden kötü niyetle iktisapta bulunan beşinci kişiye karşı da iptal davası açılabilir.
Karine Kavramı ve Niteliği
Belirli bir olaydan belirli olmayan bir olaya ilişkin çıkarılan sonuç karine olarak adlandırılır. Bir başka deyişle karine, delillerle ispat edilen bir vakıanın ispat edilemeyen sonucu olarak açıklanmaktadır. Tanımından da anlaşılacağı üzere karine iki ayrı bölümden oluşmaktadır. Karinenin temeli, karineye dayanan tarafça ispatlandığında karinenin sonucuna yani karinenin tarafa kazandırdığı hukuki sonuca ulaşılmaktadır.
Karinelerin ispat hukuk açısından önemi, ispat yükünü ortadan kısmen kaldırmasıdır. Bir başka deyişle karineye dayanan tarafın karine konusu vakıayı ispat etmesi yeterli olup karineye bağlanan hukuki sonucu ayrıca ispat etmek zorunda değildir. Dikkat edilmeli ki karine ispat yükünü tamamen kaldırmamakta olup karineye dayanan taraf karine konusu vakıayı ispat yükü altındadır. Karineye dayanan taraf hukuk normunun koşul vakıası yerine karinenin koşul vakıasını ispat edecektir. Bir başka deyişle karine, ispat yükünü değil ispatın konusunu değiştirmektedir. Örneğin zilyetliğe dayalı ayni hak davalarında zilyetlik mülkiyete karine teşkil eder ve iddia sahibi, dava konusu şey üzerindeki mülkiyet hakkını ispat etmek zorunda olmaksızın dava konusu şey üzerindeki zilyetliğini ispat yükü altındadır. Zilyetlik usulüne uygun şekilde ispat edildiği takdirde mülkiyet hakkının varlığı da yasal olarak kabul edilecektir.
Karineler, fiili karineler ve kanuni karineler olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. Fiili karineler, yasal mevzuat içerisinde yer almamakta olup mahkeme tarafından soyut vakıa üzerinden çıkarılan somut sonuçlardır. Fiili karineler, hayat tecrübelerinden ve insan yaşanmışlıklarından somut olaya göre çıkarılacak sonuçlar olup, zamana ve mekâna göre farklılık gösterebilmektedir. Belirli bir olayın hayat tecrübelerine istinaden gerçekleşmiş olan belirli olmayan sonucuna ulaşılmaktadır.
Kanuni karine, kanun tarafından belirli bir olaydan belirli olmayan olaya bağlanan sonuçlardır. Fiili karinelerden farklı olarak adından da anlaşılacağı üzere karinelerin dayanağı hayat tecrübeleri ve yaşanmışlıklar olmayıp yasal düzenlemelerdir.
Kanuni karineler, olay karinesi ve hak karinesi olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. Olay karinesi, belirli bir kanuni sonucun hayata geçmesi için gerçekleşmiş olması elzem bir vakıanın, varlığı anlaşılan ancak bir kanuni sonucu olmayan başka bir vakıadan anlaşılmasına imkân tanıyan bir karinedir. Örneğin TMK m.31 uyarınca bir kimse ölümüne kesin gözüyle bakılan durumda kaybolduğunda cesedi bulunamasa dahi ölmüş sayılır. Hak karinesi ise, bir hukuki ilişkinin ya da hakkın mevcut olup olmadığı hakkında bir sonuca varılması sonucunu doğuran karinedir. Örneğin TMK m. 985 uyarınca taşınırın zilyedi aynı zamanda o taşınırın maliki kabul edilmektedir.
Bir başka ayrımda kanuni karineler, kesin karine ve kesin olmayan karine olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. Kesin karineler adından da anlaşılacağı üzere aksi taraflarca ileri sürülemeyen ve ispat edilemeyen, doğruluğu mutlak olan karinelerdir. Kesin kanuni karineye dayanıldığında mahkemece karinenin hukuki sonucu istisnasız bir şekilde kabul edilerek yargılamaya yapılacaktır. Örneğin TMK m.1020/3 uyarınca tapu sicilindeki bir kaydın bilinmediği hiç kimse tarafından ileri sürülemez yani herkesin tapu sicilindeki kayıtları bildiği kesin olarak kabul edilmektedir. Kesin olmayan karineler ise kesin karinelerin zıttı olarak aksi taraflarca iddia ve ispat edilebilen karinelerdir. Aksi ispat edilinceye kadar itibar edilen karine niteliğindedir. İspat yükü üzerinde olan taraf karinenin dayanağı somut vakıayı ispat edecek ve mahkemece bu karine sonucunun aksi karşı tarafça ispat edilmedikçe karinenin hukuki sonucu somut olayda kabul görmüş olacaktır. Karşı tarafın karinenin aksini ispat etmesi, ispat yükünü üzerine aldığı anlamına gelmemekte olup delil ikame yükü ile karinenin aksini ispat etmeye çalışacaktır. Bir başka deyişle iddia tarafı, asıl ispat faaliyet içerisinde ispat yükünü taşıdığı durumda kesin olmayan kanuni bir karineye dayanmakta ve o karinenin koşul vakıasını ispat etmektedir. Koşul vakıa usulüne uygun şekilde ispat edildiğinde karineye bağlanan sonuç hukuki sonucun var olduğu konusu mahkemece kabul edilecektir. Karşı taraf ise ispat yükünü üzerine almaksızın karşı ispat faaliyeti içerisine girecek ve delil ikame yükü ile karinenin temeli olan soyut vakıanın gerçekleşmediğini ya da karinenin bağlandığı soyut hukuki sonucun somut olay ile uyuşmadığını ispat edecektir.
Karine kavramı ile benzerlik gösteren varsayım kavramını da açıklamak gerekir. Varsayım, kanun tarafından vakıa için belirlenen neticenin başka bir vakıa için de belirlenmesi anlamına gelmektedir. Bir başka deyişle hukuki sonucu bulunan iki farklı vakıa birbirine eş görülmektedir. Varsayım her ne kadar karineden farklı bir kavram olsa da kimi zaman kesin kanuni karineler ile karıştırılmaktadır. Karinede bilinen bir vakıadan bilinmeyen vakıa sonucuna ulaşılmaktadır. Varsayımda ise bilinmeyen bir vakıa bulunmamakta olup belirli bir vakıaya kanunen sonuç bağlanmaktadır. Varsayımda kanun ya belirli bir vakıaya sonuç bağlamakta ya da belirli bir vakıaya bağladığı sonucu başka bir vakıa için de kabul etmektedir. Karine ile varsayım arasındaki ayırt edici fark, karinede bilinmeyen vakıa bulunmakta iken varsayımda bilinmeyen bir vakıanın bulunmamasıdır. Bir başka deyişle varsayım, bilinen vakıaları konu edinmekte iken karinelerde bilinmeyen vakıanın varlığı üzerinde ispat faaliyeti yürütülmektedir. Örneğin İİK m.278 uyarınca bağışlama niteliğindeki tasarrufların iptale tabi olduğu ifade edilmiştir. Maddenin devamında bazı tasarruflar için ise bağışlama gibi iptale tabi olacağı yani bağışlama varsayılacağı açıkça ifade edilmiştir. Bir başka deyişle İİK m.278’de bağışlamanın iptal müeyyidesi bir takım tasarruflar için de bağışlama varsayımı ile iptale tabi tutulmaktadır. Karinede ise asıl mesele, karinenin hukuki sonucunun uygulanması için gereken soyut vakıanın somut olayda mevcut olup olmamasıdır.